Jerzy Kosinski'nin "Boyalı Kuş" romanı insanoğlunun ne kadar acımasız olabileceğinin örnekleri ile dolu, dehşet ile vahşet ara...

Boyalı kuş


HAYKIRIYORUM!


Jerzy Kosinski'nin "Boyalı Kuş" romanı insanoğlunun ne kadar acımasız olabileceğinin örnekleri ile dolu, dehşet ile vahşet arasındaki yakınlığı irdeleyen satırlarındaki şiddet içeren bölümler nedeniyle, yayınlandığı 1965 yılından bu yana ağır eleştirilere maruz kalmış bir eser.

İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesi tarafından korumak amacıyla uzak bir köye gönderilen, teslim edildiği yaşlı kadın ölünce başıboş kalıp yöre yöre gezen, kimi yöre halkının yanına aldığı, kiminin taşladığı bir çocuğun yaşadığı olayları okurken dehşete düşmemek elde değil.

Hurafelere bağımlı, uygarlıktan nasibini almamış insanların vahşi tarafını gösterirken doğal yaşamdan, hayvan davranışlarından gözlemler ile simgeler oluşturuyor Kosinski. Kuşların davranış biçimlerine de sık sık yer veriyor satırlarında.

Çocuğun yolu bir gün Lekh adlı bir kuşçu ile kesişiyor. Lekh kendi erişemediği yerlere ağ kurması için zayıf ve hafif olan çocuğu yanına alıyor.

Çocuğun "ustam bana bütün insanların kuşlarla ilgilenmesi ve davranışlarından anlam çıkarması gerektiğini öğretmişti" diye bahsetmesinden Lekh'in kuşlara ve doğaya kıymet veren biri olduğu düşünülse de Lekh'in işi kuş yakalayıp köylülere satmaktır. Ailesi ormandaki kulübesini paylaştığı serçeden baykuşa çeşit çeşit kuştan ibarettir.


"Gün ışığı ormanın derinliklerini ve tarlaları aydınlatmaya başladığında, bir gün önce kurduğumuz kapanlara tutulan kuşları toplardık. Lekh onları dikkatlice tuzaktan kurtarır, bazen tatlı, bazen okşayıcı konuşur, zaman zaman da ölümle tehdit ederdi. Omuzuna astığı çantaya kuşları doldurur, zavallılar orada, yorgunluktan bitkin düşene kadar bağrışıp gürültü ederlerdi. Her yeni tutsak, hareketin başlamasına yol açar, çanta Lekh'in sırtında oynar dururdu. Tutsağın ailesi ve dostları tepemizde dolanır, bize küfrederlerdi. Kuşçu da başını kaldırır, cevap verirdi onlara. İşi uzattılar mı, Lekh çantasını yere bırakır sapanına yerleştirdiği taşı tepelerine yollardı. Hedefini şaştığını görmedim. Her atışta bir kuş düşer, ölüsüne dönüp bakmadan yolumuza giderdik."


Bu satırlar bile doğa düşkünü birini çileden çıkarabilecekken Lekh'in kendisi gibi ormanda yaşayan "Deli Ludmilla" yı şehvetle bekleyip de uzun süre göremediği zaman uyguladığı şiddeti okuyunca iyice dehşete düşüyorsunuz.


Bazen günler geçer, Ludmilla görünmezdi. O zaman büyük bir kızgınlık, gizliden gizliye kemirirdi Lekh'in içini. Gözlerini kuşlara diker, saatler boyunca kendi kendine homurdanırdı. Uzun uzun ve günlerce düşündükten sonra en güzel kuşlarda birini seçerdi. Kuşu bileğine bağladıktan sonra, bir sürü garip şeyi birbirine karıştırıp kokulu bir boya elde eder, değişik renklerde, kutu kutu hazırlardı bu boyadan.. Sonra kuşun başını, kanatlarını, boynunu ebemkuşağı renkleriyle bezer, tüylerine bir demet yaban çiçeğinin gözkamaştırıcı parlaklığını verirdi.


Sonra ormanın içlerine yürürdük birlikte. epey ilerledikten sonra Lekh durur, kuşu bileğinden çözüp bana verir ve ayaklarından tutarak sallamamı isterdi. Boyalı kuş söylenip durur, bağırışına gelen bir sürü kuş, tepemizde dönmeye başlardı. Onlara ulaşmak isteyen tutsak debelenir, bütün gücüyle öter, boyalı boynunun içinde kalbi delice atardı.


Tepemizde yeterince kuş toplandığına inanırsa, Lekh, bir işaretle tutsağı koyvermemi isterdi. Bulutların üstündeki küçük ebemkuşağı, mutlu ve özgür, yükselip kardeşlerinin gürültücü sürüsüne katılırdı. Diğerleri bir süre şaşkın bakarken benzerini görmedikleri kuş, boşu boşuna kendilerinden biri olduğuna onları inandırmaya çalışırdı. Parlak renklerin iyice şaşırttığı kuşlar onu kuşkuyla inceler, sonra birbiri ardına saldırıp boyalı tüylerini gagalayıp yolmaya koyulurlardı. Tüysüz ve kan içinde kalan zavallı kuş havada duramaz, düşerdi. Aynı sahne sık sık tekrarlanır, kurbanlarımızı hep ölü bulurduk. Gövdelerindeki gaga izleriyle yaraları dikkatle yayar, renkli kanatlardan sızan ve boyaya karışan kan, kuşçunun eline bulaşırdı. Ama Deli Ludmilla bir türlü gelmezdi. Hayal kırıklığına uğramış somurtuk Lekh, kuşları birer birer boyar, acımasız, benzerlerine teslim ederdi.


Ötekileştirilen "Boyalı Kuş" ile, sarı saçlı, mavi gözlü, açık tenli köylüler arasında öteki konumuna düşen koyu tenli, siyah saçlı, kara gözlü bu çocuğun aynı kaderi mi paylaşacaklarını merakla okumaya devam ediyor insan. Her sayfasında karşılaştığım dehşet verici olaylar, zaman zaman kitabın son sayfalarına gidip, "Sonunda ne oluyor öğreneyim - yeter, dayanamayacağım!" dedirttiyse de...

Kosinski'nin kuşlarla ilgili başarılı gözlemlerini kaçırmak istememem, kitabı bitirmeme yardımcı oldu. Sonrasında, kitap hakkındaki eleştirileri okurken şu satırlar dikkatimi çekti :

"(…) sanki 17. veya 18. yüzyıl Avrupa'sında yaşanmış gibi anlatılmış. Bu yüzden gerçekçi değil. Abartılarla dolu bir kitap. Şiddetin abzürdünden hoşlananlara tavsiye edilebilir."

21. yüzyılda uygarlıktan nasibini almamış yöreler, insanlar kaldı mı dünyamızda ? Bugün benzer bir roman yazmaya kalksanız çevrenizde gördükleriniz, yaşadıklarınız, duyduklarınız ile, "Boyalı kuş" taki satırlar kadar şiddet ve acımasızlık içeren bir roman yazalabilir misiniz? Düşündüm de ben yazabilirim.

Öldürdüğü kuşları arabasının kaputunda yer kalmayacak şekilde özenle dizip yanında silahı ile poz vererek fotoğraf çektirip sergilemekten, küçük oğluna gururla göstermekten kaçınmayan adamları yazsam, "Deli Ludmilla"yı beklerken gözü dönen Lekhin yaptıkları kadar travmatik bir etki yaratır mıydı?

Öldürülüp, ibretlik olsun diye tarla ortasında kazığa asılan kargaları ya da zehirlenen köpekleri, zevk için vurulan kuğuları, leylekleri, baykuşları, tilkileri, çakalları yazsam ; gökkuşağı renklerine boyanmış bir karganın aralarına salıverildiği türdaşları tarafından paramparça edilmesi kadar vahşice gelir miydi?

21. yüzyılda, doğa ve doğal varlıklarımızın korunması için hazırlanmış ama rant için yağmacılığa kucak açan bir tasarı hazırlayan milletvekilleri olduğunu, milli parkların imara açılacağını yazsam içiniz titrer miydi?

21. yüzyılda, kimsenin umurunda mı Doğa?
Yoksa "Deli Ludmilla" yı mı bekliyor herkes?

4 yorum:

  1. Ömer Bey merhaba,

    Site 2010'dan beri açık görünüyor ama yeni haberim olunca ancak yorum yazabildim, kusura bakmayın...
    Sonunda bu güzel arşivi bir arada görmenin zamanı gelmişti... :)
    Çalışmanızdan dolayı tebrik eder başarılarınızın devamını dilerim.

    Görüşmek üzere,

    Barış Koca

    YanıtlaSil
  2. Ömer beymerhab,
    Yorumu gönderdim sanmıştım ama gönderememişim sanırım...
    Blog konusunu bayağıdır düşünüyorum ben de ama yeterince düzenli tutamam diye henüz başlayamadım. bakalım kafamda bir format oturtursam başlayabilirim.
    İlginize teşekkürler, selamlar...
    Barış

    YanıtlaSil
  3. Çok güzel bir yazı olmuş Ömer bey. Bloğunuzu ilgiyle izliyorum. Saygılarımla...

    Ali ŞENEL

    YanıtlaSil

Instagram